Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü – Büyükçekmece

Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü – Büyükçekmece

Büyükçekmece ile deniz arasındaki boğaz üzerinde bulunan bu köprüler Mimar Sinan’ın yap­tığı en önemli köprülerdendir. Sinan burada uc uca dört köprü yapmıştır. Sâ-i’nin Sinan’ın türbesi üzerindeki kitabesinde bu köprüleri,  “Çekmece cisrine bir tâki muallâ çekdikim Aynıdır âyine-i devrânda şekli kehkeşan”. diyerek tanımlar.

Kanunî Sultan Süleyman Büyük-Çekmece’de köprü yapılmasını emir ederken “Büyük Çek- mece’de kâfir zamanında köprü bina edenler ne tarikle eylemişler ve harabına sebep ne olmuş? Hâlâ cisr (köprü) bina olunmak lâzım gelmiştir. Yeriyle tecessüs edüp der-i devlete arz eylesun” diye emir vermiştir.

+Devamını Oku

Mustafa Paşa Köprüsü – Meriç Nehri – Bulgaristan

Mustafa Paşa Köprüsü -Meriç Nehri

Bugün Bulgaristan hudutları içerisinde bulunan bu köprü bulunduğu kasabaya da (Cisri Mus­tafa Paşa) ismini vermiştir. Köprü Semavi Eyice tarafından derinlemesine incelenmiştir/5) Meş­hur hattat Ahmet Karahisarî tarafından yazılan kitabe inşa tarihini 935 (1528-29) senesini olarak gösterir. Köprünün banisi Gebze’de cami ve türbesi bulunan Vezir Çoban Mustafa Paşa’dır. Çoban Mustafa Paşa köprünün bitmesinden 5 ay önce 10 Nisan 1529’da vefat etmiştir. Evli­ya Çelebi bu köprünün başında cami, mektep han ve hamam bulunduğunu yazar. Köprü 20 gözlü olup 295 m uzunluğundadır. İri ve düzgün kesme taşlarla yapılmıştır. Ortasında gös­terişli bir tarih köşkü vardır. Bulgarlar bu köprünün Osmanlılar tarafından yapılmadığını ve ortaçağdan kaldığını iddia etmişlerdir.

+Devamını Oku

Mimar Sinan Devri Medrese Mimarisi

Bildirimin konusu Sinan Devri Medrese Mimarisi, ancak, Mimar Sinan devrinde yapılmış med-reseleri sadece, plan özellikleri yönünden incelemek istiyorum. Sinan tarafından yapılmış olan medreselerin plan özelliklerini ve kendinden önce yapılmış olan medreselere göre ben¬zerlik ve farklılıklarını ortaya koyabilmek için bu devire gelinceye kadar olan medrese mi¬marisini ve değişimini kronolojik sırayla çok kısa olarak geçmem gerektiği kanısındayım.

İlk örgütlü medreseleri ve bunlara ait plan örneklerini Büyük Selçuklu devletinde görüyoruz. Şiiliğe karşı Sünni mezhebinin kuvvetlenmesinin ancak eğitim kurumlan yardımlarıyla olaca-ğına inanan Büyük Selçuklular (Ş. 1) 4 eyvanlı ve açık avlulu medrese yapılarını yapmışlardır. Çok az kalıntısı günümüze gelmiş olan Rey ve Hargird medreselerinin plan şemalarını görü-yoruz. Daha sonra Büyük Selçukluların 1071’de Anadolu’ya gelmeleriyle kurulan Anadolu Selçuklu Devleti ilk yüzyılda yaptığı savaşlar nedeniyle imar hareketlerinde bulunamamışlardır. Ancak Doğu Anadolu’da (Ş.2 Niksar Yağıbasan) Danişmendoğulları kapalı, bir katlı ve değişik sayıda eyvanı olan medreseler yapmışlardır. Güneydoğu’da kurulan Artuklular ise (Ş.3 Mardin Şehidiye)

+Devamını Oku

Rüstem Paşa Camii Külliyesi / Eminönü

Eminönü’nde Mısır Çarşısı yakınında, Hasırcılar Çarşısı içindedir.

 

Rüstem paşa camii / Eminönü

Camiyi yaptıran Rüstem Paşa’nın ilginç bir öyküsü vardır.

Rüstem Paşa Enderun’dan yetişmiş, çeşitli görevlerde bulunmuş­tur. 1539 yılında Diyarbakır valisi iken Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olan kızı Mihrimah Sultan ile evlenmesi sözkonu- su olunca, cüzamlı olduğu dedikodusu yayılmış. Bunun üstüne Kanu­ni hekimbaşından cüzam hastalığının belirtilerinin ne olduğunu sor­muş. Hekimbaşı:

-Cüzzamlının üstünde bit bulunmaz sultanım! diye cevap vermiş. Bu cevabı alan Kanuni, hekimlerinden Mehmed Ağa’yı Diyarbakır’a göndererek

+Devamını Oku

Şehzadebaşı Külliyesi (Şehzade Mehmet Külliyesi)

Saraçhane başı ile Vezneciler arasında, adını verdiği semtte cadde üstünde bulunmaktadır.

Kanuni tarafından 1543’te Manisa’da ölen ve İstanbul’da gömülen oğlu Şehzade Mehmet’in anısına yaptırılmıştır.

Doğan Kuban’a göre:

“Gut hastalığı çeken ve 1520’den beri tahtta olan I. Süleyman artık İstanbul’a kendi sultanlığının işaretini koymalıydı. Kanımca şehzade zamansız ölünce külliye, oğluna olan sevgisinden ötürü büyük bir sultani jest olarak ona adanmıştır. Süleymaniye’nin yapımına da Şehzade Külliyesinin bitiminden önce başlanmıştı. “

Bu yüzden yapımına ne zaman başlandığı tam olarak bilinmiyor. Osmanlı tarihçilerinden

+Devamını Oku

Çavuşbaşı Camii (Mahmutağa Camii (Sütlücede)

Matbu Tezkiret-ül-bünyanda ve Tezkiret-ül-ebniyelerde ve bunların yazma nüs­halarında «Çavuş Başı camii» şeklinde yer alan bu camiin bugün yaşıyan adı «Mahmut ağa camii» dir. Cami, Sütlücede Hamam sakağında Hasırcı zade tekkesi­nin yanında, Halice ve K&ğıthaneye hâkim bir meylin üstündedir. «Süt kaynağı» an­lamına gelen «Gala krini» Bizanslıların buraya verdikleri addır. Türkler bu adi Süt­lüce diye tercüme ettiler. Sütlüce Bizansın mamûr ve büyük bir köyü idi Osmanlı hâkimiyetine geçtikten sonrada mamurluğunu muhafaza etti. Havasının güzelliği bura­ya birçok zenginleri çekmişti. Günümüzde kongre merkezi olan alan daha önceleri mezbah çok eski tarihlerde ise yerinde Sokullu Mehmet paşanın muhteşem bir yâlısı vardı Evliya Çelebinin anlattığına göre Bizanslılar zamanın­da buradan karşıya bir zincir köprü kurulu idi. Çelebimizin yaşadığı zamanlarda bu köprünün izleri hâlâ duruyordu.

Milâdın ilk yılında İstanbul Patriği Nikola Sütlücede büyük bir manastır yap­tırmıştı. Bu manastırın yeri bugün tammile malûm değildir. Ben burada tetkikler yaparken Kara ayak sokağının yokuşu başınla Selim Çavuşun 2 numaralı evinin bahçesinde Bizans devrine ait bir lâhit buldum. Bunun Nikola manastırına ait oldu­ğunu tahmin ediyorum.

+Devamını Oku

Şehzade Cihangir Camii – (Cihangirde)

Fındıklının Üstünde; Boğaza, Halice ve Marmaraya hâkim bir tepenin üstüne şahin yuvası gibi oturtulan ve adını bütün bir semte de veren «Cihangir ca¬mii, bütün matbu ve yazma Tezkiret-ül-bünyanlarda ve Tezkiret-ül-ebniyelerde yer aldığı için Sinanın eseri olduğunda hiç şüphe yoktur. Şen seyyahımız Evliya Çelebi Cihangir sitesini çok güzel tasvir etmiştir: <>.

Cihangir Camii

Çelebimizin bu sözlerinden ve o civardaki izlerden öğreniyoruz ki Cihangir camil Bizansm veyahut putperest devirlerin bir mâbed harabesi Üzerine kurulmuştur. Bu camii ilk defa 967 H, 1559 M. yılında Kanuni Sultan Süleyman (1); 960 H. 1552 M. yılında Halepte ölen oğlu Cihangir adına büyük sanatkâr Sinana yaptırmıştır. Mimar Sinan eserlerini yaparken

+Devamını Oku

Mimar Sinan ve Rönesans

Osmanlıların politik ve toplumsal yaklaşımları ve kültürleri, diğer İslam ülkeleıininkinden oldukça farklı idi. Türk tarihinin en belirleyici olgularından biri Tiirklerin ısrarla batıya doğru hareketi ve bu hareket sırasında İslam olmayan, hıistiyan vc batılı etkilerini doğal olarak kimliklerinde benimsemiş olmalarıydı. Bizans ile yakın ilişkiler içinde olan Selçuklu ve Osmanlı devletleri, onlardan kendi yönelimlerine kanun ve idare kavramları ve uygulamaları aktarmışlardı. Osmanlı devletini gençliklerinde İslamiyete devşirilmiş vezirler yönetmekteydi. Batılılaşma yolunda ilk adımın iyi Yunanca konuşan ve sarayına hristiyan sanatçıları davet eden Fatih ile atıldığı söylenebilir.

Sanatta, OsmanlIların diğer İslam ülkelerinden farkını en fazla mimaride görebiliriz. Osmanlı saray müziği Bizans müziğinden çok etkilenmiş olduğu halde, OsmanlI’nın doğaçlamacı niteliğinden ötürü bu etkileri ayrıntılı olarak izlemenin olasılığı azdır. 16. Yüzyılda, Sultan Süleyman’ın Avrupa’daki fetihleri, kökleri eskilere uzanan bir imparatorluğun kurucusu olduğu bilinci ve Avrupayı egemenliği altına alma emelleri, Osmanlı tavırlarında Rönesans ile bazı paralelliklerin doğmasında etken olabilirdi. Ancak Sultan Süleyman gerçek bir Rönesans hükümdarı olamayacak kadar

+Devamını Oku

Mimar Sinan – Prof. Dr. Aptullah Kuran Anlatımıyla


Mimar Sinan her ölüm yıldönümünde törenlerle anılır. Bu törenlerde kişiliği ve mimarlığı övülerek göklere çıkarılır, yaratıcı gücü süslü sözlerle dile getirilir. Ne var ki, Ulu Atatürk’ün “Sinan’ın heykelini yapınız’’ buyruğu ile onun üstün yeteneğine dikkat çektikleri 1935 yılından bu yana heykelinin yapılmasına karşılık onun eserlerine ilişkin araştırmalar arzulanan düzeye erişmemiştir. Sinan konusunda şimdiye kadar yazılanların büyük bölümü sayıları üç düzineyi geçmeyen anıtsal yapılarla sınırlı kaldığı gibi çalışmalar genellikle onun yapılarını tanıtıcı nitelikte olmuş, o yapıları biçimlendiren ilkelerin açıklanmasına fazlaca yer verilmemiştir. Oysa Sinan’ı anlamak için “ne” yaptığının yanı sıra” nasıl” yaptığının araştırılması da önem taşır.

OSMANLI KLÂSİK MİMARÎSİNİN OLUŞUMU
Batı Türk sanatı bir boyutu ile Orta Asya ve Çin, bir boyutu ile klâsik İslâm, bir boyutu de Roma-Bizan* uygarlığına dayalı geniş bir kültür tabanına oturan karmaşık bir oluşumun sade ve temiz görüntüsüdür. XI. ve XII. yüzyılların Selçuklu döneminde Islâm öncesi . bozkır motifleri, ortaçağ Islâm desenleriyle karışmış, XIII. ve XIV. yüzyıllarda Anadolunun bölgesel kültürü bu bileşime katılmış, XV. yüzyılda Türk-Islâm sanatı dinamik bir atılımla Batı Anadolu’da yeni bir bireşime yönelmiştir. Özellikle mimarlık alanında yücelen Osmanlı sanatı İslâm kültürü üstüne

+Devamını Oku

Mimar Sinan’ın Yaşamı ve Sanatçı Kişiliği

On yedi yıl yeniçeri olarak çalıştıktan sonra 1538 yılında başmimarlığa atanan ve ö^n- ceye kadar elli yıl kesintisiz bu makamda kalarak Kanunî Süleyman,*11. Selim ve 111. Murad zamanlarında Osmanlı klâsik mimari üslubu ile özdeşleşmiş olan Sınan bin Ab- dülmennan, dünya yapı sanatının gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biridir.

mimar-sinan

Çağdaşları ona saygı ile “Koca Sinan” diyorlardı. Avrupa’dan esen barok rüzgârları onun bıraktığı izleri dağı tınca ya kadar yüzlerce Osmanlı mimarı, gösterdiği yolda yürudu. Ounu- müzde, Türk kültürünün başlıca simgelerinden biri sayılmaktadır.

Sinan çocukluğunda,devşirme olarak yeniçeri ocağına alınmış, İstanbul’da eğitim görmüştür. Devşirme çocukların önceleri yalnızRumeli’denalmdığını göz önünde tutan bazı yazarlar, onun Arnavut, Bulgar, Sırp, Yunan, hattâ Avusturya kökenli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa, XV. yüzyıl ortalarından başlayarak devşirme sisteminin Anadolu’ya da uygulandığı bilinmekte, w kaynaklar Sinan’ın Rumeli’den değil Anadolu’dan geldiğini göstermektedir. Ermeni asıllı bir Anadolu çocuğu olduğu iddiası da geçersizdir. Daha sonraları bu kural değişmiş ise de XVI. yüzyıl başlarında Ermeniler devşirmenin dışında tutuluyor, Yeniçeri Ocağına alınmıyorlardı.’5
Aslında Sinan’ın etnik kökeni üzerinde fazlaca durmanın bir önemi ve gereği de yoktur. Çünkü Kühnel’in haklı olarak dikkatleri çektiği gibi, Sinan’ın eserleri en küçük ayrıntıya kadar o denli Türktür ki, onun Arnavut mu Rum mu olduğu tartışması tamamiyle yersiz olur.

XVI. yüzyıla ait kaynak ve belgeler Sinan’ın Kapadokyalı olduğunu ortaya koyuyor. Risa- let üi-Mi’mariye’de ona Sinan-ı Kayseri denildiği gibi ,17 1585-6 (H. 994) tarihli vakfiyesinde,18 Sinan’ın Kayseri’de oturan erkek kardeşini -ya da erkek kardeşlerinden birini

+Devamını Oku