Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin’in Boğaz manzaralı köşkü devlet konukevi oluyor

Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin’in Boğaz manzaralı köşkü devlet konukevi oluyor

Çengelköy sırtlarındaki bulunan 60 bin metrekarelik alandaki köşkün restorasyon çalışmalarının başlamasına iki yıl önce karar verilmişti.

SON Osmanlı Padişahı Vahdettin’in şehzadeliği sırasında kaldığı, soğan başlı kubbesiyle mimari açıdan nadir yapılar arasında gösterilen Çengelköy’deki köşk, restore edilip Devlet Konukevi yapılacak. Şu anda İstanbul’a gelen devlet ve hükümet başkanları başta Çırağan Sarayı olmak üzere otellerde misafir ediliyor. Onarım çalışmalarının tamamlanmasının ardından İstanbul’a gelen devlet adamları, Çengelköy sırtlarında bulunan Vahdettin Köşkü’nde ağırlanacaklar. Yıllardır atıl olan ve kısmen harabeye dönen köşkte, yatma ve yeme içme alanlarının yanı sıra küçük çaplı görüşmeler için bir salon hazırlanması da planlanıyor.

Boğaz’a nazır Vahdettin Köşkü, 2. Abdülhamit’in uzun padişahlığı sırasında, Çengelköy’de, Fransız-Türk Levanten Mimar Alexandre Vallaury’e yaptırıldı. 60 dönümlük koru içinde yer alan köşk, 1984’te korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescillendi. Yaklaşık iki yıl önce yetkililer, İstanbul’da olduğu bir gün Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkilileriyle birlikte köşke giderek incelemelerde bulunmuştu. Köşke yeni bir işlev kazandırılması için talimat verilmişti.
Vakıflar Genel Müdürlüğü de bunun üzerine restorasyon çalışmaları için harekete geçmişti. Genel Müdürlük, uzmanlardan görüşler aldı.

Mimar Sinan Genim, Köşkü İnceledi

Projeyi ünlü mimar Sinan Genim’in yapması bekleniyor. AKŞAM’a açıklamalarda bulunan Genim, projeyle ilgili şunları söyledi: ‘Çalışma çok yeni. Geçen yıl Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkilileri köşkün yapılarının nasıl yenileneceği konusunda bana görüş sordu. Ben de gittim köşkü ve araziyi inceledim. Orada köşkler, eskiden yapılmış binalar var. Binaların restore edilip değerlen-dirilmesi yönünde görüş bildirdim.

Devlet konukevi yapılacağını biliyorum. Daha işin çok başın- dayız.

Atıl duruma düşen köşk ve çevresinin yeniden hayat bulması
çok önemli. Ayrıca ben daha sözleşme imzalamadım. ‘

ORHAN VELİ’YE İLHAM KAYNAĞI OLMUŞTU

SOĞAN başlı köşkte kalan Vahdettin ile hayatının son yıllarını Beylerbeyi Sarayı’nda gözaltında geçiren Abdülhamit’in birbiriyle beyaz mendille selamlaştıkları rivayet ediliyor. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde birçok devlet adamının kaldığı, yabancıların ağırlandığı köşkler, Orhan Veli’nin sık sık şehri izlediği mekanlar. Köşkler, Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’ adlı şiirini yazdığı 60 dönümlük koru içinde yer alıyor. Köşk, Özal zamanında ‘Başbakanlık Dinlenme Evi’ yapılmak istenmiş, tartışılmış ancak Özal’ın ölümüyle proje rafa kalkmıştı.(Akşam)

Ayrıca Vahdettin bu köşkün bahçesinden kıyıya açılan tünelden geçerek, ingiliz gemisine binip ülkeyi terketmişti. gemiyi ingiliz komutan Harrington göndermişti.

+Devamını Oku

Mimar Sinan’ın Hürrem Sultan Hamam’ındaki Titizliği

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, İstanbul’daki Haseki Hürrem Sultan Hamamı’nda yaptırdığı restorasyon, Mimar Sinan’ın çalışmalarındaki titizliğini de ortaya çıkardı.

Hamam inşa edilirken, rutubetten ve isten etkilenmemesi için önlemler alan Mimar Sinan’ın, Hamamı depreme karşı da kuvvetlendirdiği belirlendi.

Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem, yaptığı açıklamada, Ayasofya’nın güneyinde yer alan Haseki Hürrem Sultan Hamamı’nın, Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Haseki Hürrem Sultan adına Mimar Sinan’a yaptırıldığını hatırlattı.

Ertem, İstanbul’daki Osmanlı hamamlarının en büyüklerinden ve görkemlilerinden olan ve 75 metre boyundaki hamamın Cumhuriyet döneminin başlarından itibaren özgün kullanımını yitirdiğini, bir ara belediyenin benzin deposu, bir süre de Devlet Matbaasının deposu olarak kullanıldığını belirtti.

Hamamı 100 yıl sonra faaliyete geçirmek için ilk çalışmaların 2007 yılında başlatıldığını anlatan Ertem, eserin onarımında yapılan sıva raspaları sonucunda eserin kubbe ve beden duvarlarında ciddi çatlaklara rastlandığını, buna göre de ilk olarak eserin güçlendirme işlemlerinin yapıldığını söyledi.

Yıllarca asli işlevinden uzak kalan hamamda, bakımsızlıktan ve yapılan yanlış uygulamalardan kaynaklanan çok ciddi hasarlar bulunduğunu belirten Ertem, ”Raspa atıldığında ortaya çıkan çatlaklar, hamamın büyük tehlike altında olduğunu gösteriyordu. Eski haliyle kalsaydı eser yok olabilirdi, bu nedenle ilk olarak güçlendirme çalışması yapıldı. Hamam olası bir depreme karşı güçlendirildi” diye konuştu.

Restorasyonların 1766 ve 1894 yıllarında yaşanan depremlerden hasar gören hamamda Osmanlı Devleti tarafından deprem güçlendirmesi yapıldığının görüldüğünü dile getiren Ertem, Osmanlı’nın hamamı güçlendirmek için 6 bin 874 çivi çaktığının belirlendiğini söyledi.

HAMAMIN KONSEPTİ ERGUVAN RENGİ

Çalışmalar başlatılmadan önce, hamamın yağmur suyu aldığını, bunun da tarihi eseri içten içe çürüttüğü ifade eden Ertem, ”Çalışmalarla, Mimar Sinan tarafından yapılan drenaj kanalları bulundu. Bu kanalların, yanlış uygulamalar sonucunda toprakla dolduğu ve Hamamın orijinal yapısına ciddi hasar verdiği tespit edildi.

Kanallar yerin 2 metre aşağısında, yaklaşık 80 cm genişliğinde ve 1 buçuk metre uzunluğundaydı. Bu kanallar restorasyonla birlikte temizlendi. Hamamın atık sularının geçtiği bu kanallar aynı zamanda yağmur suyunu da depoluyordu. Böylece, hamamın rutubet altında kalması önlendi” diye konuştu.

Hamamın faaliyette olduğu dönemde gece saatlerinde de kullanıldığını belirten Ertem, bu nedenle Mimar Sinan’ın hamamda yakılan çıraların duvarlara ve kubbeye zarar vermemesi için bir sistem geliştirdiğinin görüldüğünü aktaran Ertem, ”Restorasyonda Mimar Sinan’ın tasarımıyla çıranın üstüne konularak yakıldığı çırağman kullanıldığı, böylece hamamın ise karşı korunaklı hale geldiği anlaşıldı. Çalışmalarla çırağmanın orijinal fotoğrafına ulaşıldı ve aynısı yapılarak yerine konuldu” dedi.

Restorasyon çalışmaları dışında, hamama mimarisine ve adını alan Sultana yakışır bir konsept verildiğini dile getiren Ertem, Hürrem Sultan’ın sembolü olarak bilinen Erguvan çiçeğinden esinlenilerek, erguvan rengi peştemaller, erguvan rengi havlular tasarlandığını, konsepte uygun sabunlar üretildiğini dile getiren Ertem, eserin onarımının tamamlandığını, çevre düzenleme çalışmaları ile donanıma yönelik çalışmaların ise devam ettiğini söyledi.

Ertem, Hürrem Sultan Hamamı’nı, temmuz ayı başlarında halkın hizmetine sunmayı planladıklarını sözlerine ekledi.


Haber 365

+Devamını Oku

Ahi Çelebi Camii’nin su baskını çilesi bitmiyor

Çevresindeki zeminle kot farkı bulunduğu için birçok kez sular altında kalan Ahi Çelebi Camii’nin yıllar süren çilesi bitiyor. Uzun yıllar harap halde kalan ve bakımsızlıktan çökme tehlikesi yaşayan cami, restore edildikten sonra da su baskınlarıyla baş edemiyor. Yapılacak drenaj çalışmasıyla aşırı yağışlar sonrası yaşanabilecek su baskınlarının önlenmesi amaçlanıyor.

Evliya Çelebi’nin meşhur rüyasında kendisini içinde gördüğü cami olarak bilinen Ahi Çelebi Camii’nin çevre düzenlemesi yapılıyor. Eminönü’ndeki cami restore edilmesine rağmen kot farkı yüzünden birçok kez sular altında kalmıştı. Çevre düzenlemesini İstanbul Büyükşehir Belediyesi üstlendi. Cami, bir önceki restorasyon çalışmalarının ardından sular altında kalmıştı. Şimdi bir daha su baskını yaşanmaması için drenaj çalışması yapılıyor. Çalışmalar tamamlanınca zemindeki yağmur suyu camiye ulaşmadan alınacak ve camiyi artık su basmayacak. Denize doğru kayma olduğu tespit edilen tarihî yapının, zarar görmemesi amacıyla kıyı bandında çelik kazık çakılacak. Caminin Eminönü sahilindeki kısmında turistik amaçlı çalışan tekneler için de düzenleme yapılacak. Yıl sonuna kadar tamamlanması planlanan çalışmalarda Ahi Çelebi Camii’nin yakın çevresindeki 25 bin metrekarelik bir alanın çevre düzenlemesi de yapılıyor. 17 bin metrekaresini yeşil alan, 8 bin metrekaresini sert zeminli yürüme alanları oluşturuyor. Söz konusu alana yapılacak otopark İSPARK tarafından işletilecek.

uzun yıllar harap halde kaldı

Eminönü’nde Yoğurtçular Sokağı ile Değirmen Sokağı’nın birleştiği köşede bulunan Ahi Çelebi Camii’nin 1480-1500 yılları arasında yapıldığı tahmin ediliyor. Dikdörtgen plan üzerine, ikişer kemerle desteklenen tek kubbeli Ahi Çelebi Camii; Tabip Kemal Ahi Can Tebrizi tarafından yaptırılmış. Ahi Çelebi Camii, 17. yüzyılda yaşayan seyyah-ı âlem Evliya Çelebi’nin Peygamber Efendimiz’in elini öpüp heyecandan “şefaat” yerine “seyahat Ya Rasulallah” dediği, seyahatlerine ve meşhur Seyahatname’sini yazmasına sebep olan rüyasında kendisini gördüğü mekân olarak biliniyor.

Kanlı Fırın Mescidi ve Yemişçiler Camii olarak da bilinen Ahi Çelebi Camii, 2 Temmuz 1539 ve 18 Mayıs 1653 yıllarında iki kez yanmış ve 1892 depreminde de hasar görmüş. Tezkiret’ül Ebniye’de Mimar Sinan’ın eserleri arasında gösterilen ve uzun yıllar metruk haldeki cami restorasyon çalışmaları sonunda 2006’da tekrar ibadete açılmıştı.

Zaman

+Devamını Oku

Havzi-Kebir-Bashavuz-Eyup-istanbul

İstanbulun eyüp semtinin Kemerburgaz bölgesinde bulunan su kemeri 1554-1564 yılları arasında Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Günümüzde mülkiyeti iskiye ait olan yapı havuz olarak kullanılmaktadır.
Eser hakkında bilgi: Kırkçeşme Su Tesisleri’ne ait bu havuz hâlâ görevini sürdürmektedir. İSKİ’ye bağlı tarihî yapı yakın zamanda koruma amacıyla demir parmaklıklarla çevrilmiştir. Bu nedenle yapının bir burcu andıran dış duvarları görülebilmekte fakat içine girilememektedir. Dış duvarların derzleri her ne kadar betonla yenilenmişse de havuzun içine inen merdivenler 16. yüzyıl estetiğinin iyi bir temsilcisidir.

+Devamını Oku

İstanbul Camilerinin Hikayeleri

Kıble aynı hikâyeler farklı

Herkesin İstanbul’a geldiğinde görmek istediği camiler vardır. Sultanahmet, Süleymaniye, Eyüp, Fatih, Ortaköy, Hırka-i Şerif gibi büyük camiler bunların başında gelir. Kimi mimarî, kimi manevî özellikleri ile dikkat çektiği için çok fazla ziyaret edilir.

Ancak İstanbul’un kucakladığı camiler bunlarla sınırlı değil. Mimarî anlamda çok dikkat çekmese de kuruluş hikâyesi ilginç pek çok cami İstanbul’un ara sokaklarında gizli. Biz de kıyıda, köşede saklanmış bu camilerin hikâyesini derledik.


Yıldız Camii: 1884-86 yıllarında inşa edilen Yıldız Camii, son dönem Osmanlı eserlerinden eşsiz bir yapıt. Planı dönemin padişahı II. Abdülhamid’e ait. Caminin içindeki tahta kafesler de yine Sultan’ın eseri. Eser, planı bir padişah tarafından çizilen tek cami. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in miraca yükseldiği mekân olan Mescid-i Aksa’ya benzemesi de dikkat çekiyor.


Sinan’dan Mihrimah Sultan’a…

Mihrimah Sultan Camii: Mihrimah Sultan adına Mimar Sinan tarafından yapılan iki cami bulunuyor. Biri Üsküdar sahilde, diğeri Edirnekapı’da. Bu camilerin öyküsü ise şöyle rivayet ediliyor: Mimar Sinan, Mihrimah Sultan’a âşıktır. Bu yüzden ona olan sevgisini sanat eserlerinde gösterir ve Mihrimah Sultan adına iki cami yapar. Bu camileri öyle bir estetik ve hesaplama anlayışıyla inşa eder ki; senede bir gün Edirnekapı’daki caminin minaresinin ardından güneş kıpkızıl bir hal alıp batarken, Üsküdar’daki caminin iki minaresi arasından ay doğar. Mimar Sinan’ın hesaplamalarını ay ve güneşe göre yapmasının sebebi de Mihrimah Sultan’ın adından kaynaklanıyor. Mihr ü Mah, güneş ve ay anlamına geliyor.


Yiyecek ekmeği zor bulurken cami yaptırmış
Takkeci İbrahim Ağa Camii: Mimar Sinan tarafından inşa edilen cami Topkapı’da bulunuyor. Rivayetlere göre: 1500’lü yıllarda Topkapı surlarının dibinde, küçük bir kulübede fakir bir takkeci yaşarmış. Hayattaki en büyük isteği bir cami yaptırmakmış ancak takke satarak ekmeğini bile zor kazanırmış. İbrahim Efendi adındaki bu takkeci, bir gün rüyasında bir zat görür. Bu zat ona “Rızkın iki salkım üzümdedir, Bağdat’a git.” der. Aynı rüyayı üç kez gören İbrahim Efendi, “Herhalde bize yol göründü!” diyerek yola koyulur. Bağdat’a vardığında onun kuru ekmek yediğini gören bir hancı, İbrahim Efendi’ye acıyarak kapının önündeki asmadan iki salkım üzüm kopartır ve İbrahim Efendi’ye verir. Ardından İbrahim Efendi’ye nereden geldiğini sorar. İbrahim Efendi de durumu anlatır. Hancı, “Bir rüya için buralara gelinir mi? Ben de rüyamda İstanbul’da, Topkapı’da yaşayan bir İbrahim Efendi’nin kulübesinin altında iki küp altın görüyorum. Ama altın için bile oralara gitmedim, sen iki salkım üzüm için buralara geliyorsun.” der. Durumu anlayan İbrahim Efendi, İstanbul’a geri döner ve bulduğu iki küp altınla camiyi yaptırır.


Laleli Camii: Adı üzerinde, Laleli’de bulunan cami 1763 yılında inşa edilmiş. Dönemin padişahı III. Mustafa’ya her sözünde bir hikmet olan Lâleli Baba adında bir zattan bahsedilir. Padişah da bu zatı merak edip ziyaret eder. Ziyaret sırasında Laleli Baba ile Sultan arasında tatsızlık olur. Akşamında da Sultan rahatsızlanır. Rahatsızlığına şifa bulamayınca Lâleli Baba’dan dua istemek zorunda kalır. Ancak Laleli Baba’nın bir şartı vardır: “Eğer yaptırdığınız şu camiyi bana bağışlar ve padişahlığınızı da, bütün yetkileriyle birlikte bana bırakırsanız, kurtulmanız için dua ederim. Sultan camiyi hemen vermesine rağmen saltanatını vermek istemez. Fakat içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için saltanatını da vermeye razı olur. Laleli Baba’nın duasını alır ve hastalığından kurtulur. Yapılan cami, Lâleli Baba’ya bağışlandığı için caminin adına da onun ismi verilir.


Şemsi Paşa Camii: Sıraladığımız camiler arasında, bulunduğu yer ve kuruluş hikâyesi açısından en güzel caminin Şemsi Paşa Camii olduğunu söyleyebiliriz. Burası da 1580 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmış. Salacak sahilinden köprüyü görüyor ve avlusunda 27 bin eserin bulunduğu halk kütüphanesi var. Caminin hikâyesi ise şöyle: Titizliği ile ünlü Şemsi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa ile sık sık şakalaşırmış. Bir gün Şemsi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa’ya “Sokullu camini kuşlar pislemiş.” diye takılmış. O da, “Gökyüzüne açık olan her yer kuşların pislemesine müsaittir.” demiş. Bu sözü unutmayan Şemsi Paşa, cami yaptıracağı zaman Mimar Sinan’a, “Bana öyle bir cami yap ki üzerine kuşlar pislemesin.” demiş. Mimar Sinan da uzun bir araştırmadan sonra kuzey-güney rüzgârlarının kesiştiği noktayı bulmuş ve camiyi oraya inşa etmiş. Bu yüzden cami ‘Kuşkonmaz’ adıyla da anılıyor.


Üçbaş Nurettin Hamza Camii: Üçbaş Camii, 1532’de Fatih’te inşa edilmiş. Mimar Sinan’ın tarihi tespit edilebilen ilk eseri olma özelliğini taşıyor. Fevzi Paşa Caddesi’nin arka taraflarında, Arif Efendi Sokak’ın hemen başındaki bu cami, ismini Adapazarı’nın Üçbaş köyünde doğan berber Nurettin Hamza’dan alıyor. Nurettin Hamza, 1530’lu yıllarda Fatih’e gelir ve bir berber dükkânı açar. Ancak işinin o kadar ehlidir ki civarda ‘sosyete berberi’ diye anılır ve çok fazla ücret ister. Bu nedenle ‘parayı çok seven berber’ diye söz edilir kendisinden. Üçbaş Camii’ni yaptırdığında herkes çok şaşırır. “Sen parayı çok severdin, nasıl oldu da cami yaptırdın?” diye sorarlar. O da şu cevabı verir: “Parayı çok severim doğru, ama işin ucunda ölüm var. Öldükten sonra da parayı yanımda götürmek için cami yaptırdım.”


Kâtip Sinan Camii: 1496’da inşa edilen ve Laleli’de bulunan bu caminin hikâyesi, kubbesinin yanı başındaki Katip Sinan’ın kabrinden geliyor. Kabrin yerde değil de kubbenin kenarında bulunmasının sebebi ise şöyle anlatılıyor: Katip Sinan vefat ettikten sonra bu caminin bahçesine gömülür. Ancak ertesi gün sabah namazına gelen cemaat, naaşın kubbe kenarında olduğunu görür. Hayretler içerisinde, naaş tekrar gömülür. Fakat bir sonraki gün yine aynı manzara ile karşılaşılır. Caminin imamı ve cemaati işin içinde bir keramet olduğunu düşünerek naaşa dokunmadan, kubbe kenarına sanduka yapar. Günümüzde sanduka hâlâ kubbe kenarında duruyor.


Sanki Yedim Camii: Fatih Camii ile Zeyrek arasındaki Kırbacı Sokak’ta bulunan Sanki Yedim Camii’nin hikâyesi en az adı kadar ilginç. Camiyi 18. yy’da Keçeci Hayrettin veya Adanalı Şakir Efendi’nin yaptırdığı rivayet ediliyor. Keçeci Hayrettin Efendi, İstanbul’daki selâtin camileri gibi güzel bir cami yaptırmaya özenen birisiymiş. Bu yüzden de nefsinin her istediğine boyun eğmez, yok yere para harcamazmış. Canı bir şey yemek istediğinde ‘sanki yedim’ der ve o anda harcaması gereken parayı biriktirirmiş. İşte Keçeci Hayrettin Efendi, kenara biriktirdiği bu paralarla Fatih’teki bu camiyi yaptırmış. Cami 1. Dünya Savaşı’ndan önce çıkan yangında harap olmuş ama 1959-60 yıllarında halkın yardımlarıyla tekrar inşa edilmiş.


Akbıyık Camii: Ahırkapı’da, demiryolu ile sahil arasındaki bu cami, İstanbul’un en eskilerinden. Fetih yılında, 1453 tarihinde Akbıyık Muhyiddin Efendi tarafından yapılmış. Zamanla harap olan cami 1950 yılında, aslı gibi olmasa da restore edilmiş. Akbıyık Camii’nin en önemli özelliği İstanbul camileri içine kıbleye göre en ileri noktada bulunması. Bu yüzden “İmamü’l Mesâcid” (mescitlerin önderi) adını almış.


Kılıç Ali Paşa Camii: Tophane Meydanı’nda bulunan cami Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış. 1581 yılında inşa edilen bu caminin hikâyesi de şöyle: Kılıç Ali Paşa, cami yaptırmak için Sultan III. Murad’dan yer ister. Sultan da, Kaptan-ı Derya olmasından dolayı Kılıç Ali Paşa’ya denize cami yapmasını söyler. Bunun üzerine çok üzülen Paşa, Mimar Sinan ile anlaşır ve Tophane rıhtımının kenarına taş, toprak, moloz yığarak caminin inşasına başlar. Kılıç Ali Paşa Camii deniz üzerine kurulan ilk camidir.

+Devamını Oku